Allah rahmandır
Fıkıh

Anlam ve hüküm, dilin imkanları dahilinde ortaya konulup temellendirile bilir

Anlam ve hüküm, dilin imkanları dahilinde ortaya konulup temellendirile bilir.
Sahabe ve semakiler anlam ve hükümlere Hz. Peygamberden duyarak, görerek büyük ölçüde sahiptiler. Ancak anlam ve hükme ilişkin bilginin metinsel te5 Bakıllfuıf, “İcmaı Kitap ve sünnetin zahiri ile değil de, Kitap ve sünnetin zahirini icma ile terkettiğiniz halde, niçin icmaı onlardan sonraya koydunuz?” biçimindeki bir itiraza cevaben şöyle der: ”Biz Kitap ve sünnetin zahirini icma eden ümmetin sözüyle terketmiyoruz.
Biz kitap ve sünnetin zahirini, onların yine onlar gibi kitap ve sünnetten olan bir şeyle terkediyoruz. Biz ümmetin kitap ve sünnetin zahirini terketme üzerine icma etmiş olmasından bunların, yine kendi denkleri olan bir şeyle mensuh olduklannı ya da bunlardan zahirIeri dışında -ümmetin veya sözü hüccet birilerinin vakıf olduğu- başka bir -şeyin murad
olunduğunu anlıyoruz. Çünkü biz biliyoruz ki ümmetin kitap ve sünnetin hükmünü içtihad
ve kıyas yoluyla kaldırmaları mümkün/caiz değildir.
6 Bakillfuıf’ye göre, bir şeyi aklın hükmünden nakledecek bir delil bulamadığı zaman müftinin ”Bu, hakkında şer’in hükmü bulunmayan bir meseledir. Bu bakımdan ben bu konuda şer’i bir hüküm veremem” diyebileceği öne sürülerek hazr ve ibaha bahsine yer verilmesine gerek olmadığı da söylenebilir.
V. OTURUM • KLASiK ANLAMA YÖNTEMLERİNİN iMKAN VE SINIRLARI 1 293
melinin Kitap ve Sünnet olduğu biliniyordu ve bu bilginin sözü edilen metinlerle buluşturulması, onlarla temeliendirilmesi gerekiyordu. İşte fıkıh usUlü ilminin neredeyse yarıdan fazlasını teşkil eden dil balıisieri esas itibariyle sözü edilen bu amaca hizmet etmekte ve şer’f arnelf hükümlerin istinbatı bu ana çerçeve
içinde cereyan etmektedir. Denilebilir ki, klasik fıkıh usUlü ilmi, dil ağırlıklı olmasına rağmen tarihsel tecrübedeki ana arter, sırf dilin imkanlarından yararlanarak bir sonuca, bir hükme ulaşmanın mümkün olmadığı yönündedir.7 Fıkıh
usUlünde dil konuları üzerinde ayrıntılı olarak durulması, o dille (Arapça) sunulan vahyin Hz. Peygamber tarafından somutlaştırılan anlamlarının dilsel ternele oturtmak ve dilsel bağlamını kurmak amacı güttüğünden, yapılan iş, büyük ölçüde, sırf dilden hareketle anlama gitmek değil, belki anlamı esas alıp dile gitmek ve oradan yeniden anlama dönmek şeklindeki gidimli-gelimli bir süreçtir.
Bu yönüyle fıkıh usUlü bir anlama yöntemidir, ama salt nasları ilkten anlamanın
değil, teşri sürecine ilişkin olarak “olup-biteni” anlamanın yöntemidir. Bu noktada, Hasan Hanefi’nin geleneğin metinden gerçekliğe doğru gittiği, oysaki gerçeklikten metine doğru gidilmesi gerektiği yönündeki iddiasının, yine Cabiri’nin
Kur’an ve Sünneti anlamanın lafzi istinbat ve delalet yollarına hasredildiği iddiasının (Görmez, s. 131’den) ve Görmez’in lafi.zcılığın nassa kutsiyet atfedilmesinden
kaynaklandığı iddiasının (Görmez, s. 155-157) tarihsel tecrübede gerçekleşeni tam
da yansıtmadıkları ve sözü edilen varsayım açısından pek yerinde olmadıkları,
hiç değilse ihtiyatla karşılanmaları gerektiği söylenebilir.
Usülcüler, “anlam güvenliği”ni sağlamak gayesiyle, Allah’ın hitabıyla ve Hz.
Peygamberin hitabıyla istidlal keyfiyetme dair de birtakım ilkeler belirlemişlerdir.
Fahreddin Razi istidlal keyfiyetme ilişkin olarak şu hususların altını çizmektedir:
1) Allah’ın bir şey kastetıneksizin bir şey söylemesi imkansızdır, 2) Allahın bir söz
söyleyip bununla o sözün zahirinin tersini ve sözün hiç delalet etınediği bir şeyi
kastetinesi imkansızdır. Ayrıca hitabın delalet ettiği anlamın kesinlik ifade edip etmediği, hitabın zahirine hamledilmesinin mümkün olmadığı durumlarda nasıl
davranılacağı ve hitabın anlama delalet keyfiyeti gibi hususlar da yine “anlam güvenliği” endişesiyle ele alınan konular arasındadır (Razi, Mahsul, I, ı. kısım, 539-589).
Anlam ve hükmün dilsel temele oturtulması sürecinde usülcüler lafzın hükme delalet biçimlerini genel olarak üç maddede toplamışlardır: 1) Lafzın, manzumu itibariyle delaleti, 2) Lafzın meflıumu itibariyle delaleti ve 3) Lafzın ma’külü
itibariyle delaleti (kıyas). Bu delalet biçimlerinden ilk ikisi dilin imkanlarına
bağlı olduğu ve onunla sınırlı olduğu için nisbeten daha objektif, üçüncüsü, yani
lafzın mana ve makul itibariyle delaleti ise, illet eksenli olduğu için nisbeten daha sübjektifbir yapıdadır. Bu üçüncü delalet biçimi, daha çok ilk ikisinin yetişemediği noktalarda devreye girdiğinden -kıyasın alanını genişletmek veya daralt7 Hariciler ve Nazzaın gibi kimi Bağdatlı Mutezililerin bu konudaki kanaatleri genel eğilime
pek uymaz.
~ı’
294 1 GÜNCEL DiNf MESELELER BİRİNCİ iHTiSAS TOPLANTISI
mak maksadıyla- ilk iki delillet biçiminin imkan ve boyutları konusunda farklı
yaklaşımlar sergilendiği görtilmektedir. Mefhumu’l-muhalefe’nin hüccet olup olmadığı, yani ifade ettiği anlamın dikkate alınıp alınmayacağı konusu, ekallerin
sözü edilen noktadaki tutumlarını göstermesi bakımından oldukça açıklayıcı bir
örnek olarak hatırlanabilir. (Farklı ekailere mensup usfılcülerin lafiziarın delıtletine ilişkin yaklaşımları için bk. Ek: 4)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir